14 Eylül 2008 Pazar

Linux kullanmaya nasıl başladım?

İnternet'te birçok yerde linux kullanın vallahi süper billahi süper ana fikirli birçok yazı bulabilirsiniz. ben bu sefer biraz farklı yaklaşacak linux un avantaj ve dezavantajları üzerinde duracağım.

Bunu anlatmanın en kolay yolu nedir diye düşünürken neden kendini anlatmıyorsun dedim kendi kendime.. benim linux a geçiş hikayem 2 sene öncesine dayanıyor. yazın duvar resmi yapıp kazandığım parayla kendime güzel bi alet topladım. Ölümcül bir oyun aleti değil ama işimi gayet güzel görüyor.

Amacım başlangıçta müzik programları ile uğraşmak ayrıca eski aşkım olan 3dmax ile tekrar haşır neşir olabilmekti. Herzaman olduğu gibi standart winxp kurulu sistemimde el emeği göz nuru ile kurduğum 30-40 çeşit program 6 ayda bir mavi ekranlara kurban gidiyordu.


Aslında kabul etmeliyim ben hoyrat bir bilgisayar kullanıcısıyım, yani stronghold oyununu install ederken gider alt+tab yapar ofis belgesi açar o zavallı açılmaya çalışırken gider firefox 'dan bloguma birşeyler yazmaya çalışırım. herkes de gıcık olur bana.ben bilgisayar kullanıyorken etrafta birileri varsa "olm 2 dakka beklesene bağırttırıyorsun makinayı" "cık cık cık araba mı kullanıyorsun?" sesleri duyulur.Ama şunu söylüyorum elimdeki alet çift çekirdekli ve 1800 mhz hızında çalışıyor. ben ise 2006 yılında karşımdaki bilgisayara en fazla 3 işi birden yaptırmaya çalışıyorum günümüz teknolojisi için bu pek sorun olmasa gerek..

Fakat evdeki hesap çarşıya uymadı. 3-4 ayda bir mavi ekran görmeye çıkardığım birsürü işi kaybetmeye başladım çünkü bir kere sistem gittimi asla geri döndüremiyordum. Allahtan daha sonra diski bölümleyip önemli verileri "D:" sürücüsüne atmayı akıl ettim. Şu ana kadar da hiç bir virüs temizleme programının benim bilgisayarımı virüslerden temizlediğini görmedim. Hep tek çözüm format atmak oluyordu. Bu durumdan çok sıkılmıştım ve adım bilgisayar canavarına çıkmıştı. Her format atışım ve bilgisayarı eski haline getirişim --sürücüsü winamp'ı bsplayer'ı messenger'ıyla-- abartısız 8 saat sürüyordu. artık geceleri sinirimden ağlıyor uyuyamıyordum. Çünkü bilgisayara format atmak gibi dünyada hiçkimsenin sahip olmadığı bir hobiye sahiptim. Üretkenliğim uok oluyordu ama güzel oyunlarım vardı, onlar beni mutlu edebiliyordu. Derken internette gezinirken ubuntu ile karşılaştım aslında ubuntu nun ücretsiz olarak evinize kadar ubuntu cd leri yolladığı haberini okudum. Spariş verdim adamlar helal olsun hakikaten gönderdiler CD'leri. Kurdum makinaya biraz uzun sürdü ama XP kurarken de öyle oluyordu gayet kaşarıydım saatlerce install yapmaya. Açtım makinayı beni şaşırtan birşey vardı. Çalıştırır çalıştırmaz iiiiiiiuuuuuuuuuvvvvvvvvvvvvaaaaaaaaa şeklinde kafamı hırpalayan açılış sesini duymuştum (woofer açık kalmış ev sallandı). 10 saniye kitledi beni "ne yani ses sürücüsü kurmayacakmıyım?" dedim kurmayacaksam ben ne işe yarıyorum şeklinde bir bocalama yaşadım. "almayın onu benden sürücü kurmak istiyorum" ben diye çok ağladım sokaklarda.

alahtan ubuntu'da da otomatik olmayan şeyler vardı örneğin: türkçe q klavyeyi otomatik tanımıyoru ubuntu tanıtmak için baya bi forum falan okumak zorunda kalmıştım. ayrıca disklerin mount edilmesi gibi bir durum vardı yabancı olduğum bu durum'u türkçeye çevirirsek disk'i bağlamak manasına geliyordu. örneğin elinizde 2. bir hdd var bunu gidip bilmem neredeki fstab dosyasının içeriğine o diskin özelliklerini girerek ardından bağla bilader komutunu kullanarak çalışır hale getirebiliyordunuz.

Doğruyu söylemek sıkıcı gelmişti ubuntu, ama bi yandan da gizemliydi Windows'um seda sayansa ubuntum Emre Kongar - Haluk Bilginer karışımı birşeydi, daha yetenekli ve daha bilgiliydi ama aynı zamanda baş etmesi ikna etmesi zor gözüküyordu ve ben Seda Sayanı tercih ediyordum çünkü daha eylenceliydi ne desen peki hayatım diyordu. Fakat Seda'dan soğumam devam ediyordu benden habersiz arka tarafta birileri ile kırıştırıyor (windows ve güvenlik) sonra benim üzüldüğümü görüp istersen daha yüksek bir donanım almayı dene diyordu. İstekleri bitmiyordu Firewall istiyordu Antivirüs programı istiyordu.. istiyordu istemesine fakat senin bunları karşılayacak işlemci gücün ram'in varmı diye sormuyordu. Tek taraflı bir ilişkiydi bu. Oynadığım oyunlar karşılığında verdiğim emek ve para kesinlikle birbirlerini karşılamıyorlardı. Zaten bana verebildiği tek şey oyun olabilmeye başlamıştı son zamanlarda. Sadece oyunlar sayesinde ilişkimiz ayakta duruyordu. ve sadece oyun oynamaksa mesele genelev.. pardon ateri salonuna da gidebilirdim.
Bir gün evime hiç tanımadığım bir marangozu getirmesiyle benim bardağımdaki son damla taştı (bilgisayarınızda virüs var temizlemek istermisiniz şeklinde bir uyarı çıktı ben evet'e tıklayınca güzel güzel antivirüs programını yükledi ama çalıştırmak için para istedi) vurdum kapıyı çıktım (reset tuşu) o sırada elimde olan pardus cd sini taktım ve hiçbir yedekleme yapmadan pardus kurulumuna geçtim

kurulum arabirimi gerçekten kolaydı ve iğrenç text screen lerden oluşymuyordu. 5-6 defa deneyeerek ubuntu kurabilmiş olan ben tek denemede disk bölümlemesini yapabilmiştim bu sefer... sistemi açtım drılammmmdırılammm diye açıldı ubuntu da ses kartımı otomatik tanımıştı o yüzden fazla şaşırmadım. Kaptan masa üstü diye bişi karşıladı beni yok efendim mouse'unu sol elinle mi tutacaksın sağ elinle mi tutacaksın alnını mı kullanacaksın diye sordu. Gel sana kafana göre bi wallpaper ayarlayalım dedi. Görev panelini nasıl istersin bak şöyle artiztik bişiler mi olsun dedi, böyle mi olsun dedi, sırtıma yastık koydu ,kahveden çay söyledi dertlerimi dinledi.. sevgilim seda-xp den ayrıldığım o akşam kaptan masaüstü elimden tuttu ,bana babalık etti. Kendisine teşekkür edip uğurladım etrafıma bakınıyordum kullanmaya başladım. Masaüstü hepsinden farklıydı kde diyorlarmış bu dalgaya. Herşeyin Türkçe olmasından heralde kullanmak çok kolay geldi. Bir sorum olduğunda irc kanalına girip sorabiliyor merakımı giderebiliyordum. Yeni ve bizden olmasının verdiği gazla herkes çok sıcak davranıyor yardımcı olmaya cevap vermeye çalışıyordu.

Bana Emre Kongar'ı unutturmuştu Seda-xp ise hayatımdan çıkalı çok olmuştu Pardus ikisindende farklıydı hem renkli eylenceli hem bilgiliydi. Ubuntu'da yaşadığım sorunların hiçbirini yaşamadım. o kadar disk mount etme ile ilgili yazı okumam boşa gitti Pardus bunu otomatik yapıyordu hemde herşeyi usb aygıtlarımı hdd lerimi windows partisyonumu herşeyi önüme koyuyordu. kendimi bir hiç gibi hissediyordum çünkü ayar yapmak için bana hiç bir fırsat tanımamıştı zorg.py midir nedir öyle birşeyi varmış ekran kartımı otomatik tanıdı ses kartı desen zaten tanıyordu hard disklerim bağlandı klavyem düzgün bir şekilde yapılandırıldı dedim bir messenger kurayım kurayım nero muadili bi program bulup kurayım winamp kurayım da keyfim yerine gelsin bilgisayar kullandığımı anlayayım yaw. Ama lanet olsun ki hepsi hazır geliyordu cd yazma programından messenger programına amarokdan (winamp ın taha ta..aklısı) adres defterine not tutma aracından mail programına her bi si.im hazır gelmişti :@ ... ee bana ne kaldı? 35 dakikada kurduğum işletim sistemi o kadar hazır dı ki kendimi aptal gibi hissediyordum

O Okan Bayülgendi. Beni eylendiriyor ve biryandan da yeni şeyler öğrenmeye zorluyordu. Alışkanlıklarım değişti. amarok, gimp , freemind , milkytracker ve kate benim bileklerime kelepçe olmuştu artık onlarsız bir hayat düşünemiyordum. Artık kendi dişime göre bir işletim sistemi bulmuştum pisi ile program kuruyor bu işlem devam ederken openoffice ile belge açıyor o açılırken (şu anda) bloğuma yazılar yazabiliyordum. işlemci kullanımı %100 olmasına rağmen benim yaptığım işleri zerre etkilemiyordu.

Ama özlediğim tek birşey vardı oyunlar,.. krekli warez li dinlemeden emule dan şeytanca gülümseyerek sömürdüğüm gözümün yağını akıtan oyunlarım.. açık söylüyorum /*bu bir linux'u yağlama yazısı değil */ windowstaki oyunlarımı çok özlüyorum. Birde emesendeki göz kırpmaları özlüyorum kopete nin dosya alma verme konusundaki beceriksizliğinden de nefret ediyorum.

Ofiste panik

Bir süredir Artistanbul çalışanıyım. Ofiste bulunan bütün bilgisayarları teknik desteği olmayan ve bir grup matör(!) programcının elinden çıkan Pardus işletim sistemine emanet etmişler.

Geçtiğimiz haftaki "İstanbul Tasarım Haftası" etkinlikleri dolayısı ile kağıtlar , kompakt diskler havalarda uçuşuyor ve ortaya bir meydan uharebesi görünümü çıkarıyordu. 3 iş günü içerisinde yapılan e-posta trafiğinin , derlenen ofis belgelerinin , düzenlenen cideoların, kopyası çıkarılan kompakt disklerin (günlük ortalama 100-150 cd) , üzerinde değişiklik yapılan devasa resim dosyalarının ardından Artistanbul çalışanları olarak biz mavi ekran çıkarttık fakat Pardus "daha yeni başlıyorduk?" (yada "daha karpuz keseceydik") der gibi bakıyordu.

ilk iş günü ofise geldiğimde Ali abinin yüzünden biraz paniklemiş olduğu görünüyordu.Hoş geldin beş geldin dedikten sonra ufak çaplı bir birifing verdi. Elimizde 150 küsür sayfalık bir pdf dosya vardı. Bunun içindeki her sayfadan tek tek screenshot (ekran görüntüsü) alıp ,resim dosyası olarak kaydedip , daha sonra bir video düzenleme yazılımı ile resimlerin arka arkaya slide-show gibi aktığı bir videoyu hazırlamamız gerekiyordu. Normalde ajans bu tip işlerle uğraşmadığından bu işleri gerçekleştirecek yazılımlara sahip
değillerdi Ali abi "sen ekran görüntülerini almaya başla ben video'yu düzenlemek için program arayacağım." , dedi ve şöyle 30 gün civarı deneme süresi olan video düzenleme yapabileceği ücretli bir program arıyordu...
[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=FQXTR2h8nLE&rel=1]

Bilgisayarımın başına geçtiğimde devasa bir pdf dosyası ile karşı karşıyaydım. Kesin konsol hazretleri kendi içerisinde bu işi becerecek bir komuta sahiptir deyip , konsol içerisinde pdf yazıp 2 kere tab tuşuna bastım. Gerçekten bulduğum pdfimages adlı komut benim
için yazılmış gibiydi $ pdfimages -j hamam.pdf yazıp enter tuşuna bastığımda 150 civarında jpeg dosya 15 saniyede elimdeydi. Eğer Pardus kullanmıyor olsaydık aynı işi yapan bir yazılım için ödememiz gereken fiyat yaklaşık 60$ olacaktı.İşin daha da garibi bu işlemi yaparken bütün sayfalar için ayrı ayrı ayar yapmak zorunda kalabilirdik.

Daha sonra videonun düzenlenmesi aşamasına gelindi. Şöyle bir karar aldık ; kdenlive adlı programı kullanacak ama bir sorun çıkarsa diye
bir kişi de aynı videoyu Windows ortamındaki bir başka program ile oluşturacaktı. Tam bir yayla lezzet testi ortamı oluştu. Kim daha önce bitirecekti? kim daha önce render alacaktı? kdenlive ile diğer yazılım 1 kere render alana kadar biz 4 kere (bazı yerleri beyenmeyip değiştirdiğimiz için) render işlemi gerçekleştirdik. Bu video edit
işinden ettiğimiz kar ise tam olarak 500$(adobe premier pro adlı programı kullansaydık 500$ verecektik) idi. Resimlerin video haline getirilmeden önce 4erli 3erli gruplar halinde biraraya getirilmesi ve bir takım prüzlerin temizlenmesi gerekiyordu. Bunu yapmak için benim hastası olduğum gimp adlı programı kullandık. 8mb lik gimp in 80mb lik tif dosyalara attırdığı taklalar dillere destan olabilecek nitelikteydi.(bilgisayarın başındaki adamı unutmamak lazım :P bana da bir alkış.) Bunun yerine eğer piyasadaki en yaygın resim işleme programını kullansaydık yaklaşık 629$'a malolacaktı.

Peki, ne oldu tüm bu süreçlerin sonunda? Uzun bir süredir danışmanlığını yaptığımız Aziz Sarıyer'in Hamam firması için yaptığı yeni koleksiyon, tamamen özgür yazılım ortamında yapılan bu sunum/tanıtım süreçlerinin ardından "Yılın en iyi tasarımı" ödülünü aldı! Hazırlanan video çok beğenildi ve bütün etkinlik boyunca gösterimdeydi.Hatta hızını alamayıp dünyadaki en önemli tasarım etkinliklerinden biri olan "paris maison et objet" de gösterime girdi. Linux üzerinde bir kara bulut dolaşır. denir ki Linux çoklu ortam işlerinde topaldır ;fakat Pardus yaşanılan bu ciddi ve hata kaldırmayacak sınavı başarılı bir şekilde verdi. Hemde bize yaklaşık 1200$ lık bir tasarruf sağlayarak.

Notlar
  • Burada -şu ücreti ödeseydik bu ücreti ödeseydik- şeklindeki
    yazdıklarıma gülüp aptal herif bilmemnewarez.com sitesinden o
    ücretli programların crack'lerini bulurum çatır çatır kullanırım ben diye
    düşünenler varsa şunu söyleyeyim ki buradaki satın alma
    senaryoları saygıdeğer insanlar ve şirketler üzerinden
    düşünülmüştür.

2 Eylül 2008 Salı

Sol kulağımda uğuldayan serince rüzgarın birazı da paçalarımdan içeri girip ürpertiyor.
Oturduğum koltuğun ızgaraları kıçıma en post modern eserini tamamlamak üzere.
Mazot kokan manzara sabit hızda kayıp geçiyor.
Martıları arıyor gözlerim ama yoklar.
Gözlerimi kısarak bakabiliyorum etrafa.
Gökyüzü güneşiyle dövüyor rüzgarıyla seviyor İstanbul'u.
Fareler insanları uykusunda üfleyerek yerlermiş işte o hesap.
Kendi nefesimi duyuyorum bazen yaşadığımı hatırlıyorum.
Evet bu ara çıtayı baya düşürdüğümün farkındayım.
Hayat çok sert.
Buruk, başına buyruk.
Birde her şey çok normalmiş gibi olmuyor mu sinir oluyorum.
Her şey herkesin yanına kâr.
O yüzden eriğe dalan çocuklar gibi yaşıyorlar şu gördüğün insanlar.
Ne sana ne bana verecek hiç bir şeyleri yok.
Çiçek açtırabilirsen bu bokun içinden ya da en azından umut edebilirsen.
Ne mutlu sana.